Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ancak tüm yaşanan bu gelişmelere bir başlangıç olması ve “zamanında yazılan” ancak yayınlanmasında bir takım “aksilikler” diyebileceğimiz gelişmelerin vesilesiyle sizlere ulaştıramadığımız bu İmam Humeyni’nin vefat yıldönümü yazısını bir kenara koymayı ne yüreğim ne de vefam kaldırmadı. Hele böyle bir ortamda ise asla!
Onun için, gündemin dışında da olsa, yazı halkam içindeki bu yazıyı atla(ya)madım
Suriye’yi elbette ki konuşacağız. Hem de çıplak bir şekilde.
Ama öncesinde “İmam Humeyni’nin ölüm yıldönümü duyguları…”
Yeniden Bismillah.
En çok da yalınayaklılar öne geçmişti.
Ne de genişlemişti göğüsleri.
Onuru yaşamışlardı. Her merhalede “belirgin olan” onlar olmuştu.
Hem İmamın gelişini karşılamada, hem çağrısının gereğini yapmada, hem de uğurlama merasiminde “halk” dediğimizin yürek izlerini görmüştük.
Onlar ve İmam… Hiç ayrı düşmediler ki.
Vefat yıldönümü vesilesiyle bir kez daha halkların gündemine getirilirken, elbette ki İran’ın da, bölgenin de, insan coğrafyasının da altından çok sular aktı.
Zaman içerisinde “savrulmalar” yaşanmış, buna mukabil “ahidlerinde sadık kalanlar”da olmuştu.
“Sonuna kadar…” diyenler arasında; “bu yoldan dönenler, mum gibi sönenler” oldu.
“Hafızay-ı beşer nisyan ile maluldür.” Derler ya.
Türkçeleştirildiğinde “İnsan hafızası unutma eksikliği ile ünlüdür” anlamındadır.
İmam sonrasında da kanımca durum, yukarıdaki anlatımda olduğundan; İnkılap görevlileri ve İmam’ın sadık izleyicileri onu, bazen doğumunu, bazen de ölümünü vesile kılarak halkların gündemine getiriyorlar.
Bununla ilgili olarak ulusal ve uluslararası organizelerle İmamın anlaşılmasına çaba harcıyorlar.
Bu ülkede “İmam” adı başka hiçbir ülkede olmadığı kadar şimdilerde “özlem” kokmakta.
Çünkü onun öngörülerinin bir çoğunun gerçekleşmeye başladığı günleri yaşıyoruz.
“Yasın ülkesinde” belki de en büyük ikinci yas günüdür; İmam’ın vefat günü.
Kerbela’dan sonra “çağdaş anlamda” başka ayrılıklar olsa bile onun rahman-ı ilahi’ye irtihalini “müstesna” olarak görüyorlar. O gün, bir başka güne benzetilmiyor.
Bir önderle beraber, müşfik bir varlığın yitirilmesine ağıt yakılıyor.
İmam Humeyni’nin ayrılışı “Hüzün günü” olarak kabul görmüş İran’da...
Ulusal bayrakların sağını solunu sarmış “siyah bayraklar”, o gün caddeler boyunca ülkenin kalbinden bir şeylerin koptuğunu anlatmak istercesine hüznü ilan ediyorlar.
Tam 22 yıl önce gözlerini bu dünyaya kapayan önder, halkının gönlünde hala diri…
Kendi içlerinde uygulama, taktik, üslup noktasında ihtilaf yaşasalar bile; İranlılar, “İmam Humeyni” adında kelimenin tam anlamıyla müttefiktirler.
Saydıkları kadar seviyorlar da…
O yüzden birbirine rakip fikirlerin savunusu bile İmam’a nispet edilerek yapılmakta.
Münazaralarda adından güç alma gayreti hasıl olmakta, fikrin arkasında onun mührünün izleri aranmakta.
İran İslam İnkılabı doğumu, ve daha sonrasında İran-Irak savaşında şehid olan binlerce insanın sonsuzluğa uğurlandığı ve Beheşt-i Zehra (Hz Peygamberin biricik kızı Hz Fatıma’ya nispet edilerek “Zehra’nın cenneti” diyebileceğimiz devasa kabristan…) diye adlandırılan yerde her yıl oldukça yoğun kalabalıklarca anılması, büyük heyecan uyandırmaktadır.
Fikirleri, tespitleri kadar “yaşamındaki tutarlılık” en büyük sermayesi olarak hala bu topluma direnç ruhu oluyor.
Mevlevi değimle: İmam Humeyni “Ya olduğu gibi görünmüş, ya da göründüğü gibi olmuş.”
Kanmamış ve kandırmamış…
Tahranın bir tarafında devirip ülkeden kaçmak zorunda bıraktığı Şah Rıza Pehlevi’nin ihtişamlı sarayları dururken bir diğer tarafta onunun oldukça mütevazi evi hala ibret vesikası olarak önemini korumakta.
Bu iki mekan “halk ve önderlik müessesesi” arasında sanki bir ayna görevi görmekte.
O yüzden İmam Humeyni’nin içinde yaşadığı evin bulunduğu semtin adı olan “Cemaran”, bölgemizde halkın öderi olduğunu savunan şahısların kahir ekseriyetinin yaşadığı sırça köşklere adeta meydan okumakta.
Ve bir de…
Lüks otellerde iftar sofraları, limuzinde düğün merasimleri, kollarda rado saatlerle yapılan İslamcılıklara bir reddiyedir aslında Cemaran.
Buradan yola çıkarak değerlendirmemizi sürdürürsek…
Doğu toplumlarında liderlik müessesesi batıya göre daha belirgindir mesela.
Halklar, bulundukları ülkede lider addettikleri şahsı ciddi manada önemserler.
Dahası, bunun böyle olmasını isteyen devlet ricali; lideri halkın gündeminden düşürmeme adına zaman zaman metafizik kuralları dahi zorlayacak gündemler oluşturur.
Coğrafyamızdaki her bir ülkede bu olgunun izlerine rastlayabilir, örnekler edinebilirsiniz. Ancak bu algılar genelde o ülkelere özeldir.
Bir ülkenin liderine karşı takındığı tavır bir diğer ülkedeki insanlar için hiç önem taşımayabilir.
İşte bu noktada “İran ve İmam Humeyni önderliği” meselesi birtakım “ayrıcalıklara” kavuşmaktadır.
İmam, kendi ülkesinde olduğu kadar bölgesinde de diğerlerinden çok farklı bir anlam kazanarak kendi özel durumunu oluşturmuştur.
Yakın tarihimiz içerisinde 1917 Rus, 1789 Fransız devrimlerinden sonra bölge ve hatta dünya açısından ciddi bir heyecan uyandıran 1979 İslam İnkılabı onun önderliğinde gerçekleştiği için, isminin, bulunduğu ülkenin sınırlarının dışına taşması ve ilgi odağı olması, bilinirliğini artırdığı kadar, zihinlerdeki sürekliliğini de sağlamış oldu.
Yani “göz açıp kapama meselesi” olmadı İmam Humeyni.
Tarih sayfası demek gerekir belki de.
Çünkü yaptığı işin adı “Devrim”di ve “özel”di.
Devrimin ortaya çıktığı dönemde iki kutuplu bir sistem içerinde yaşamaya mahkum edilen halklar; yaşanan bu gelişmenin ABD’ye mi SSCB’ye mi yaslanacağını merak ederlerken; O, İnkılabın bu iki gücün de prangalarına ihtiyaç duymayacak denli donanımlı olduğunu belirtiyordu.
“Velayet-i Fakih” olgusuyla tanışan teorisyenlerin, İmam Humeyni’nin halk hareketini sadece devrimi yapmak için kullanmadığını, halkı İslami yönetimin temel argümanı gördüğünü anlamaları uzun sürmedi.
İnkılaptan sonra devrimin adı uzun süre tartışıldığı halde “İslam” ve “Cumhuriyet” terimlerinin dışında hiçbir eklemenin İmam tarafından kabul görmeyeceği ortaya çıkacaktı.
Kişisel yaşamındaki sufi haliyle beraber devrimci ruhundaki radikal özellik sayesinde düşman güçler onun karşısında hep aciz kaldılar.
ABD, İsrail ve onların tetikçisi Saddam karşısında onurlu dururken son anlarında dahi kolunda serum, rabbi karşısında secde halindeydi.
İmam’dı ve ümmet diye bir derdi vardı.
O’nun sayesinde İslam dünyası “Vahdet Haftası”yla tanıştı.
Sünni-Şii adlandırılmasının düşman karşısında tek yumruk olmanın engeli olmadığını anlattı.
“Kudüs Günü” dedi. Bu coğrafyanın işgal altında olduğunu ve İsrail’in “mütecaviz” olarak adlandırılması üzerinde çalıştı.
Alimin de avamın da bütün uyuşuk hallerini üzerlerinden atıp yeni dünyanın imarına destek olmaları çağrısını yineleyip durdu.
Geldi bu dünyaya, yaşadı ve gitti.
İzi kaldı! Derin çizgilerle.
Ruhu şad osun…
MUHAMMED AK